31 Ağustos 2010 Salı

Ayçi'yi anlamak!..

Evet.. Şu an çok iyi anlıyorum onu... 
Her gün farklı kişilerden farklı şekillerde aynı soruyu duyuyorum ve sanırım sıkılıyorum... Yetmiyor, aldıkları cevabın hep aynı olmasına rağmen aynı kişiler aynı soruları tekrar tekrar soruyorlar ve onlar benim sıkıldığım bu aynılıktan hiiiç sıkılmıyorlar.. 

-Evlilik nasıl gidiyo?
-Eeeee... Evlilik nasıl gidiyo?!
-Eeee nasıl gidiyo bakalım evlilik?

Hemen hemen 2 ay önce ayçi böyle bi post yazmıştı. Demek ki evliliğin yaklaşık olarak ikinci ayı bu tür sorulardan sıkılma ayı... Anladım bugün onu.. 
Az önce tatil nasıldı sorusunun peşine "Eee bu arada nasıl gidiyo bakalım evlilik?" sorusunu ekleyen arkadaşım son damla oldu... 
Gitmiyo demek istedim ona.. Bir yere gittiği yok! 52. günümüz bugün. Gitmiş olsaydı mevlüt bile okutabilirdik ardından ama yerli yerinde çok şükür..
Bir kısmı laf olsun diye soruyor,  bir kısmı da haala benimle evliliği bağdaştıramadığından.. 
Kiminin yüzünde hal hatır sormanın sonuna eklediği için meraksız bir ifade, kiminde ise inançsız ve meraklı bakışlar..
Aldıkları cevaptan da genellikle tatmin olmuyorlar zaten.. "İki ay daha geçsin ben seni görürüm", "Seneye görüşürüz", "İki sene sonra yaka silkmeye başlarsın"... 
Kötü evlilikler illa ki var.. Özellikle son zamanlarda yeni evlilerin bile yaşadığı sorunlara yakından şahidim.. Evet, bizim evliliğimizin 5-10 sene sonrasının garantisini de kimse veremez belki.. 
Ama nedir bu "Bizimki boktan gidiyo, seninki de öyle olacak!" çabası?!
En sağlam evliliklerin bile tartışmalı, fırtınalı zamanları, zor günleri olabileceğinin bilincindeyim ve sandıkları kadar da toz pembe bakmıyorum hayata,evliliğe.. Düşündükleri kadar gözümde de büyütmüyorum... İki kişilik düşünmekten başka bir yükü olmadı üstümde ki bu bi yük mü sabaha kadar tartışabilirim de.. 
Ama iyi bir şeye sırf onlar istedi diye kötü diyemem..
Onların kötülemelerine de kulak tıkayamam!

Mesela bu ara sağlıklı besleniyoruz.. Daha doğrusu dışarılarda buluşmaktan iki senedir oldukça abuk besleniyorduk, normal bir yeme düzenine kavuştuk. Buna bağlı olarak zayıflıyoruz.. Sağlıklı sağlıklı.. 
Geçen hafta canım kocamın arkadaşları "İmza=artı 5 kg ama sen zayıflamışsın. Ne iş?! Yemek mi yapmıyo?!" diye buyurmuşlar! 
İlk sabahımızdan beri fil gibi yediriyorum ama kilo veriyoruz arkadaşlar, içiniz rahat olsun.. Sevdiğim adamın Afrikalı çocuklara benzemesi ve hatta açlıktan ölmesi takdir edersiniz ki benim de işime gelmez!

Bu yüzden

ve

   Lütfen!.. 

Siz o güzeeel kafalarınızı yormayınız.. Çoğu çift gibi bizim de dileğimiz, fotoğraftaki gibi buruşana kadar beraber olmak.. Gayet iyiyiz biz.. Negatif düşüncelerinizi üstümüzden çekerseniz daha bile iyi olabiliriz! 
=)

30 Ağustos 2010 Pazartesi

İstanbul "Moda" Haftası


Herkes bi ucundan kendini İstanbul Moda Haftasının akışına kaptırmışken, Moda Haftası haberleri dört bi yanı sarmışken biz de kendi "Moda" haftasonumuzu yapalım dedik.. 
Moda bizim için bi hayli özeldir.. Ne zamandır gidememiştik..

Gerçi en son Nisan'da Ayçiyle buluşmuştuk fotoğraf detaylarını konuşmak için.. Benim için detay bahaneydi ya, neyse.. =) O gün tek kare fotoğraf çekmediğimize pişmanım şimdi.. =)
Ne diyordum!? Moda! 
Sevdiceğimle önceki sene ilk kez bi Mart akşamı tartıştıktan sonra gitmiştik Moda'ya..(nereden hatırladığımı düşünür şimdi, biliyorum..) İkimiz de gayet sessiz ve suratsız yürümüştük..
Ama sonra hep ennn mutlu günlerimiz geçti Moda'da.. Sabah saat 8'de buluşup, elimizde termoslarımızla dünyanın yolunu yürüdük.. Kiralamayı çok istediğimiz o evin önünde defalarca kahvaltı ettik, hayaller kurduk..
Evin önündeki bank bile evimiz oldu sanki!

Evlenme teklifimi Moda'da aldım.. O günü hatırladık da, deli gibi fırtına vardı yine.. Bir gün öncesi bol güneşli olunca sevgilim bana inanmamış, açık bir yer ayarlamıştı..  Oysa ben daha bi tane bile günlük güneşlik 13 Ekim görmemiştim.. Fırtına eşliğinde yemek ve teklif sonrası bankımıza gitmiştik.. Bir video çektiğimizi hatırladık ve izledik bugün.. Allahım o ne fırtınaymış ve biz inatla bankımızda oturmuşuz.. =)) Düğüne şaşmamak lazım, oldukça bereketliyiz bu konuda.. =))

Bu da "O" günden bi kare.. 


Neyse.. Bugün Moda!
Bir ramazan günü daha orucu yedik.. Ben midemden dolayı zaten tutamıyorum ama tutan adamı da yoldan çıkardım.. Yetmedi, bi de diyeti bozdum.. Ayçiyle gittiğimiz yere gitmişken aynı kahvaltıyı etmesek çatlardık ama.. Ritüel haline getirebiliyoruz bazı şeyleri..





 Bankımızda ve çevresinde fotoğraf çektik bol bol.. Tam anlamıyla bi Pazar keyfiydi ve biz uzuuuuunn zamandır böylesini yapamamıştık.. =)



Geri dönüş yolunda bi lise duvarında aşağıdaki çiçek fotoğraflarına rastladık, şebeklik yapmasak olmazdı..


Sapa'ya gidelim dedik ama Mehpare teyze biz gelmiyoruz diye midir nedir, açmamıştı.. Bir ritüel daha yerine geldi, kapıda kaldık! =)) 
 Böylece yeni açılan bi yer keşfettik Kadıköy'de ve fenerlerini çoook sevdik! =)


Eve dönmeden önce annelerimiz için hazırladığımız sürprizi tamamlamalıydık, kolları sıvadık ama günün sonunda birazcık (!) yorulmuştuk..

Geçen iki senedeki performansımızla bugünü kıyasladık da, sokaklar yormuş bizi..  =)

26 Ağustos 2010 Perşembe

Sabah çağrışımları.. Ve Eylil.. =)

Bu sabah beynim eskilere gitmeyi yeğledi, ben de tutmadım kendisini.. Ama teee lise günlerinden düğün gününe kadar geniş bi yelpazeye sahipti çağrışımlarım!
Şöyle başladı;

Sabah seslerini severdim ben bir zamanlar.. Sessizliğini de.. 
Bir zamanlar ama..
Sırf o sessizliği dinlemek için sabaha kadar otururdum, sesler başlayınca yatağa atardım kendimi.. Ortaokul ya da lisede falandım herhalde..
Şimdi akşamın 9'unda gözüm yatağa bakıyor!
Ne zaman bıraktım diye düşünüyorum da, bunun cevabını en iyi elma'm (irem) bilir sanırım.. Zira onunla tanıştığımızdan beri sabaha kadar oturalım diye yalvarıp ilk uyuyan ben olurum! Hiçbir filmin sonunu getiremem ama uyanınca ilk iş filmde ne olduğunu sorarım! Bazen sohbet ederken içkisine ilaç atılmış türk filmi kızları gibi cümlenin yarısında bile uyurum! Büyük dalga konusuyum yani.. 

Bu sabah uykumu almış uyandım biraz.. 
Biraz ama! (saat 9'da sızıp sabah 7'de kalktığım halde biraz!)
Sessizlik değil, koşturma vardı uyandığım saatte.. Odasında sabahı izleyen/dinleyen değil, koşturmanın tam içinde olandım.. Haliyle aynı zevki alamadım..  Yatak beni çağırdı, gidemedim!

Servise binip Ego'yu açtım ben de.. Pek ayıltıcı bi şarkı olmadı ama Ayçi'm ve Ceyda'm geldi aklıma.. "O" günü düşündüm sonra.. Düğünden çok gün içinde eğlendiğimizi düşündüm.. En son düğün gecesi-daha doğrusu- sabahı arkadaşlarımızı sabah ezanıyla uğurladıktan sonra  sabahın aynı o zamanlarki gibi geldiğini hissettim..Köprüye geldiğimizde mucizevi bi şekilde hala uyumamıştım ve uzuuun zaman sonra ilk defa bu sabah üşüdüm! =)) Üşümek hiiiç bu kadar mutluluk verici olmamıştı.. =)) 
Gel Eylil gel..



p.s. şöööyle güzel bi eylil fotoğrafı aradım ama bulamadım kiii..
zamanın ötesinden gelen edit: yeni bölüm başkan yardımcımız 
kendi kendine geldi ve...
"yarın sana izin veriyim mi?" dedi!!! 
hayır desem olmazdı sanırım.. =))))

25 Ağustos 2010 Çarşamba

Body Worlds "Yaşam Döngüsü"

Geçen haftadan beri aklımda, bir türlü vakit bulup yazamadım şunu! Efendim geçen Cumartesi annem, kocam ve ben Body Worlds denen ceset sergisine gittik.
Evet evet, ceset sergisi!
Annemle teyzemin gazetede okuduyup, ayıla bayıla gitmek istedikleri mekan ve etkinlikler hep biraz gariptir zaten.. 
İlk duyduğumda "hee" deyip geçmiştim ama hakkında o kadar övgü duyunca hadi gidelim dedim.. 
Neyse..
Body Worlds aslında ölü bedenlerin gönüllü olarak bağışlanmasıyla oluşturulan ve estetik kaygı gözeten bir anatomi çalışması. Estetik konusunda bazı şüphelerim var ve o yüzden ceset sergisi diyorum sürekli ama bir yanıyla etkileyici bir çalışma kabul ediyorum. Sergiyi hazırlayan kişi Gunter von Hagens Plastinasyon adı verilen ölü bedenleri koruma yönteminin mucidi. Bu yöntemle ölü bedenleri forma sokup, kas, iskelet, damar sistemlerini, organlarını, derilerini bir nevi mumyalıyor ve sergiliyor.

Bir bakıyorsunuz, karşınızda basket topu sektiren, satranç oynayan, jimnastik yapan bir ceset.. Hatta ata binen iki ceset... Yetmezse kocaaa bir zürafa... Hem de bütün iç organlarıyla.. 
Gunter von Hagens Plastinasyon konusunu o denli abartmış ki, dünyanın pek çok yerinde aynı anda farklı sergileri var. 
İstanbul'dakinin adı Yaşam Döngüsü.. Adından anlarsınız, yaşamın ilk evresinden başlıyor: embriyolardan!!!
Girer girmez gördüğüm embriyolardan sonra-özellikle 8 haftalık olan-hiçbir plastinat beni büyüleyemedi. Evet güzel hazırlanmışlardı, insan bedenini benim gibi kan vs. görmeye dayanamayan biri için bile etkileyiciydi ama o embriyolar.. 
O an bi his geldi.. Kuru fasulyeden küçük o şeyin organları olduğunu bilmek doz aşımına uğrattı beni.. Kariyeri, "dur bi gezelim tozalım"ları, "daha biz kendimiz çocuğuz"ları herşeyi bi kenara atıp doğurasım geldi.. 
Ama neyse ki çabuk geçti! =)
Ceninler birazcık üzücüydü.. Bebeklerin ölü olduğunu görmek içimi burktu..
Hatta tepki topladığı için islami ülkelere anne karnındaki cenini getirmiyorlarmış. İnternetten baktım, abartılacak bir şey yok ama estetik olmadığı da bir gerçek!
Sergideki en ilginç detaylardan biri, bedenlerden alınan kesitlerdi.. Ve hatta o kesitlerin alınış yöntemi!
Bu işi yapmak için sanatçıdan çok biraz cani olmak gerektiğini anladım o an.. 

Bir de hayatım boyunca zürafaları bi daha o kadar zarif ve sevimli bulamayacağımı..

İlgilenenler için sergi Aralık ayına kadar devam ediyor..

20 Ağustos 2010 Cuma

Yaz biterken insanın canı tatil çekerse...

Sanırım şu aralar bunaldım.. Balayının yetmediğini fark etmeye başladım..
Herkes için öyledir ama bu sene korkunç yorucuydu benim için.. Geçen sene anneannemin her geçen gün kötüleşen sağlığı, mezuniyet, yükseklisans sınavı, evlenmek için annemi ikna turları, sonrasında dersler, evlilik ön hazırlıkları (benim için fazlasıyla geleneksel bir süreç), tam nişan arefesinde açılan kadro, finaller, kısa ama yoğun bir kadro sınavı hazırlığı,  sınavın kendisi, sonuç bekleme stresi veeeee en çok istediğim işe başlayış.. Her şey artık daha kolay derken uzaktan  güzel görünen akademik hayatının cilveleri, nişan, ev kurma telaşı (bulması, tadilatı, boyası, döşemesi...) ve tekrar finaller... Ardından iş açısından korkunç stresli günler.. Tam bunların ortasında nikah... Sonra hiçbir şey olmamış gibi işlere gömülme ve sonra düğün... 
 Şubat ayında işe başladığım ve bir senem dolmadığı için ancak resmi evlilik iznini kullanabildim.. Eşim de iş değişikliği yüzünden aynı şekilde.. Haliyle 5 günlük bir bal"ay"ı bunca yorgunluğa nasıl yetsin?!
Yazın geri kalanını da bomboş bi okulda yalnız geçirdiğim için daha da bunaldım.

Kaçasım var bugün...
Küçük bi yer olsun, sessiz olsun, sadece deniz olsun istiyorum.. 
Bi de tabii canım eşim olsun...

Yeni akademik yıl bizim için dün başladı.. Eleme sınavlarımız devam ediyor. En civcivli dönem yani! Bizim için yaz bitti.. Yorgunluğun üstüne yoğunluk gelince daha da bezgin ve halsiz hissediyor insan kendini (galiba)..
Aklımda Bozcaada var.. Gözüm takvimde, haftasonlarını sayıyorum.. Hangisinde gitsek hayalleri kuruyorum... 

Acaba hangisinde gitsek?!